Bazı çiçekler vardır;
kokusundan önce hissettirdikleri yayılır etrafa. Papatya da onlardan biridir.
Sadeliktir, masumiyettir, gösterişsiz ama içten bir sevginin sembolüdür. Belki
bu yüzden çoğu insan papatyayı sever… Kimi vazoya koyup odasının en güzel köşesine
bırakır, kimi sevdiğine taç yapar, kimi de çocukluğundan kalan o masum oyunu
oynar: “Seviyor, sevmiyor…”
Aslında papatya, sevginin en saf halini anlatır bize. Abartısız, doğal ve
içten… Ne kırmızı bir gül kadar iddialıdır ne de orkide kadar mesafeli.
Papatya, olduğu gibidir. Belki de bu yüzden insan kendinden bir parça bulur
papatyada.
Peki ya bir insan, bir
kadın; “Papatya bahçesi” olabilir mi?
Gülüşü içinize huzur
dolduruyorsa, gözleri kalbinizin ritmini değiştiriyorsa, yanından geçtiğinizde
saçlarının kokusuyla içinizde bir damla aşk yeşeriyorsa… Evet, o bir papatya
bahçesidir. Gürültüsüz ama etkileyici, sade ama unutulamaz…
Fakat burada durup
düşünmek gerek. Biz mi bazı insanlara papatya anlamı yüklüyoruz, yoksa
gerçekten bazı insanlar içlerinde o saf duyguyu taşıyor mu? Belki de mesele
çiçeklerde ya da insanlarda değil. Mesele, bizim bakışımızda saklıdır. Çünkü
bazen bir papatyayı sıradan gören gözler, bazen de en sade insanda koca bir
bahçe bulabilir…
Belki de hayatın en güzel
yanı budur: Herkesin kendi papatya bahçesini farklı yerlerde keşfetmesi… Kimi
bir anıda, kimi bir bakışta, kimi ise hiç beklemediği bir kalpte, buluyor kendi
papatya bahçesini.
Ve kim bilir… Belki de
siz, bir başkasının hiç farkında olmadığı o papatya bahçesisinizdir. Sessizce
güzelleştiren, varlığıyla huzur veren. Hiç ummadığınız bir anda, birinin
kalbinde nasıl bir bahar açtığınızı fark edeceksiniz. O an siz de papatya
bahçesi verebilmelisiniz. Çünkü gürültüyle değil, sade bir papatya gibi fark
edilince dünyanız güzelleşir.
Yorumlar